• Serbest Kürsü

İstanbul Sözleşmesi (Nedir, Ne Değildir?)

Güncelleme tarihi: 19 Ara 2021

Yine ayrışmanın tavan yaptığı, herkesin tarafını seçtiği ve toplumun karpuz gibi tam ortadan ikiye ayrıldığı bir konu daha. Kimsenin, neyin ne olduğu konusunda bir fikri yok ama tavırlar çok net, keskin.


Ülkemizde her partinin grup başkan vekilleri var. Bu kişilerin bir görevi de şu: meclis oylamalarında parti görüşü neyse ona göre el kaldırmak ve partinin milletvekillerine öncülük etmek. Yani ne konuşulduğunu dinlemeyen, anlamayan ya da umursamayan milletvekilleri için büyük kolaylık. Kafayı kaldır, grup başkan vekili ne diyor, tamamdır bizim parti öyle uygun görmüş, o halde kabul ya da ret. İşte bu kadar kolay.


E asil ne durumda ki vekili nasıl olacaktı. Gündemde ne varsa, toplum parti liderlerine koşullu. Bir olay var ama dur bakalım bizimkiler ne diyecek. Ona göre konuşalım. Terse düşmeyelim. Bu bilgi çağında hem de, yazık.


Aylardır giderek daha sık duyduğumuz ve en sonunda bir gece yarısı operasyonu ile fişi çekilen ama kimsenin ne olduğuna ya da ne olmadığına dair bir fikri olmadığı bir uluslararası anlaşma İstanbul Sözleşmesi.


Tabeladaki adı İstanbul Sözleşmesi ama nüfustaki adı “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi”. İstanbul’u da şuradan geliyor: 11.05.2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açılıyor, ilk imzalayan ülke ise Türkiye.


İstanbul Sözleşmesi bir kanun değil. Yani içerisinde eşini döven şu kadar ceza alır minvalinden maddeler yok. Sözleşme, devletlerin sözleşmedeki hususları kendi hukuk sistemine, eğitim sistemine ve toplumsal hayata entegre edeceğinin taahhüdü şeklinde.


Bu sözleşmenin Türk Hukukundaki yansıması ise 08.03.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun. Hala geçerli fakat İstanbul Sözleşmesinin feshinin ardından akıbeti meçhul.


İktidar partisi sözleşmeyi Türkiye adına feshedip sözleşme konusundaki nihai duruşunu belirledikten sonra karşıt saflar sıklaştı. Artık herkesin bir tavrı var. Ama bundan 6 ay önce KONDA Araştırma Merkezi tarafından yapılan çalışmada toplumun sadece %35’i İstanbul Sözleşmesinin ne olduğunu biliyordu. İstanbul Sözleşmesinden çıkılmalı mı sorusuna ise %7 evet, %36 hayır, %57 ise fikrim yok demişti. Sahaya siyaset girdikten sonra, şu an bu araştırma yapılsa bambaşka sonuçlar çıkar elbet.


Eylül 2020 araştırma sonuçlarını da dikkate aldığımızda aslında sözleşmeye karşı çıkanların oranı başta %7 idi. İstanbul Sözleşmesi karşıtlığına ilişkin kamuoyu oluşturmaya çalışanlara baktığımızda ise radikal gruplar ve dini cemaatler göze çarpmakta. Daha çok Yeni Akit, Milli Gazete ve Yeni Şafak gibi gazetelerin köşe yazarlarının dert edindiği ve her fırsatta siyasilerin kulağına kar suyu kaçırmaya çalıştığı bir husustu İstanbul Sözleşmesi.


Sadece bizim radikaller mi rahatsız bu sözleşmeden. Hayır. Avrupa’da da ciddi bir muhalefet ve çekince var anlaşmaya karşı. Rusya ve Azerbaycan Avrupa Konseyi üyesi olmasına karşın sözleşmeyi hiç imzalamamış. İngiltere, Macaristan, Bulgaristan, Çekya, Slovakya, Litvanya ve Letonya gibi ülkeler ise anlaşmayı imzalamalarına karşın henüz onaylayarak yürürlüğe konmasını sağlamamışlar. Anlaşmayı imzalayan ve onaylayan ülkeler arasındaki Polonya ise anlaşmadan çıkış hazırlıklarında.


İstanbul Sözleşmesi konusunda iki cephe var. İlk cepheye göre Türkiye’de kadınlar şiddet görüyor, kadın cinayetleri önlenemiyor, mevcut yasalar kadını korumuyor, işte bu yüzden İstanbul Sözleşmesi olmazsa olmaz. Diğer tarafa göre ise bu sözleşme Türk aile yapısına aykırı, bu sözleşme yüzünden boşanmalar arttı ve bu sözleşme eşcinselliği normalleştiriyor.


Sözleşmeye ilişkin ilk çatışma, orijinal metne göre söylemek gerekirse şu noktada çıkıyor: Domestic Violence. Yani ev içi şiddet. Sözleşme Türkçe’ye çevrilirken ev içi şiddet, aile içi şiddet diye tercüme edilse de sözleşmenin tanımlar bölümünde aile içi şiddet; eylemi gerçekleştiren, mağdurla aynı ikametgahı paylaşmakta olsun veya olmasın veya daha önce paylaşmış olsun veya olmasın, aile içinde veya aile biriminde veya mevcut veya daha önceki eşler veya birlikte yaşayan bireyler arasında meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik şiddet eylemleri olarak tanımlanmış.


Yani anlaşmaya göre sadece evliler değil aynı evde yaşamasından ve evlilik bağı ile bağlı olmasından bağımsız olarak bir birliktelik içerisindeki bütün insanlar güvence altına alınıyor.


Sözleşmeden rahatsız olanların çıkış noktası, evlilik dışı ilişkilerin de bu anlaşma kapsamında tanınıyor olması. Evlilikleri devletçe kayıt altına alınmamış birlikteliklerin de, bu anlaşma çerçevesinde genel kabul görmesi ve korumaya alınması muhafazakar çevreleri rahatsız ediyor.


Sözleşmeye dair bir diğer karın ağrısı da “cinsel yönelim” kavramı. Sözleşmenin kapsayıcılığını ifade eden 4. maddede diğer kriterlerle birlikte sözleşmenin herkese uygulanabilirliği ifade edilirken cinsel yönelimi ne olursa olsun herkese uygulanır ifadesine yer veriliyor.


“Taraflar bu sözleşme hükümlerinin, özellikle de mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirlerin, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, ulusal veya sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen veya mülteci statüsü veya başka bir statü gibi, herhangi bir temele dayalı olarak ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmasını temin edeceklerdir.”


Cinsel yönelim ifadesi yukarıdaki madde dışında sözleşmenin hiçbir yerinde geçmiyor. Bu madde de bize aslında, bir kişi LGBT+ ise onu bu gerekçe ile sözleşme kapsamı dışında tutamazsın diyor. Yani temelde LGBT+ bireyleri şiddetten koruyor. Tüm insanlar gibi LGBT+ bireyler de bu sözleşmeden yararlanır ifadesini vurguluyor.


Bir diğer tartışmalı madde ise 42. Madde.


“Taraflar bu Sözleşme kapsamında kalan şiddet eylemlerinin gerçekleştirilmesinden sonra başlatılan ceza davalarında kültür, töre, din, gelenek veya sözde namusun gerekçe olarak öne sürülmesinin önlenmesini temin etmek üzere, gerekli yasal veya diğer tedbirleri alacaklardır.”


Buradaki namus kavramı ciddi bir unsur. Çünkü ülkemizdeki kadın cinayetlerinin çok büyük bir kısmı namus cinayetleri. Bu madde ile imzacı ülkelerden namus gerekçe gösterilerek işlenen suçlarda bu durumun hafifletici bir unsur olarak kullanılmaması isteniyor.


Sözleşmedeki bir diğer kritik viraj ise “toplumsal cinsiyet” kavramında dönülüyor. Sözleşmede “toplumsal cinsiyetten; herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler olarak anlaşılacaktır” hükmü yer almakta. Kadınlara karşı toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ise bir kadına karşı, kadın olduğu için yöneltilen veya kadınları orantısız bir biçimde etkileyen şiddet olarak tanımlanmış.


Sözleşme ideolojik olarak kadın ve erkeğin farklı cinsiyette olmasının toplumda farklılaşmasına kaynaklık edemeyeceğine inanıyor. Yani toplumun cinsiyete göre insanlara rol vermesine karşı çıkıyor. “Kadın kısmı, kadın başına, yuvayı dişi kuş yapar” anlayışını çöpe atıyor.


Bir diğer husus da sözleşmenin “mağdurun beyanı esastır” ilkesini benimsemesi. Bu kısma karşı itiraz da kadının beyanı ile erkeklerin hapse atıldığı, evlerinden uzaklaştırıldığı, yuvaların geri dönülmez uçurumlara sürüklendiği ve bu şekilde evliliklerin son bulduğu şeklinde.


Buna karşın, bu sözleşmenin kaynaklık ettiği Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanundan da anlaşılacağı üzere kadının beyanı hüküm oluşturmak için değil tedbir uygulamaları için delil aranmadan dikkate alınıyor. Yani bir kadın diyorsa ki ben eşimden dayak yiyorum, hakim tedbir uygulamaları için dayağın fiilen gerçekleşip gerçekleşmediğini soruşturmuyor. Beyan yeterli. Ancak dayak olayına ilişkin hüküm verebilmesi için beyan yeterli değil kanıt gerekli.


Tedbir uygulamalarının başında, mağdurun yaşadığı evden, şiddet gösterenin uzaklaştırılması ve yaklaşmasının engellenmesi geliyor. Sözleşme karşıtları kadın cinayetlerindeki artışı ve artan boşanma oranlarını da bu duruma bağlıyor. Evine giremeyen, ailesinden uzakta kalan erkeğin reaksiyonu da şiddet içerikli oluyor, diyorlar.


Sözleşmeye ilişkin hırgürün kaynakları bunlar. Bir kanaatiniz oluşacaksa; bu tartışmalı konulardaki tutumunuza göre oluşmalı. Siyasi partilerin konumlarına ya da taraf olanların hangi sosyokültürel yapıda olduklarına göre değil.


Tartışma konusu maddelere ilişkin sana göre bana göresi olabilecek flu alanlar mevcut olmakla birlikte somut gerçeklerin de üzerinden geçebiliriz.


Öncelikle sözleşmede LGBT+ yaşamı yaygınlaştırıcı, onu yasallaştıran, teşvik eden bir husus söz konusu değil. Yazının başında da dediğim gibi, sözleşme cinsel yönelim sebebiyle kimse sözleşmenin korumasından çıkarılamaz diyor. Bunun anlamı da LGBT+ bireyleri de şiddete karşı koruyorum demek. Daha fazlası değil.


Aynı durum sözleşmenin evlilik dışı ilişkilerde de koruyucu olmasında mevcut. Burada sözleşme evlilik dışı ilişkilerin promosyonunu yapmıyor. Nasıl LGBT+ konusunda böyle bir gerçek var ve ben bu kişileri de şiddetten koruyorum diyorsa aynı durum evlilik dışı ilişkiler konusunda da hüküm sürüyor. Ben bu kişileri de koruyorum diyor. Benim korumam altında olmak için evli olmaya gerek yok demek, evlenmeye gerek yok demek değil yani. Ayrıca maddeye karşı çıkan muhafazakar dünyada yaygın olarak görülen dini nikahlı ikinci eş pozisyonundaki kadınlar da bu madde sayesinde şiddetten korunuyor.


Boğazın diğer yakasına geçersek de İstanbul Sözleşmesi sadece Türkiye’de değil bütün Avrupa’da tartışmalı kabul edilen, medeniyetin beşiği sayılan İngiltere’de bile 9 yıl önce imzalanmasına karşın halen onaylanarak yürürlüğe konulmamış bir anlaşma. O yüzden Türkiye gerici bir ülke o yüzden sözleşmeden çıkıyor anlayışı pek de doğru değil.


Kadına şiddet zaten sözleşmeye destek veren vermeyen herkes tarafından istenmeyen bir durum fakat sözleşmedeki toplumsal cinsiyet kavramı toplum hayatını baştan aşağı etkileyecek bir husus. Kimine göre ideal düzene geçiş süreci olabilecekken kimine göre de aile düzeninin sarsılmasına kaynaklık etmekten başka bir şey değil.


Bu konunun doğru konumlandırılması önemli. Bu çizgi nerede çekilecek? Toplumsal cinsiyet kavramı ile kadının toplumda geri kalmasının önüne mi geçilecek yoksa kadını savunmak adı altında erkekleştirilmiş, cinsiyetinden kaynaklı özellikleri törpülenerek cinsiyetsizleştirilmiş bir kadın prototipi mi ortaya çıkacak, çok önemli.


Burada farklılıklardan zenginlikler çıkarmak ve kadını da erkek gibi toplumda güçlü kılıp birbirlerini tamamlamasını sağlayarak şiddetten beslenmeyen aileyi oluşturmak mı amaç, yoksa farklılıkları ortadan kaldırarak zaten birbirinin aynısı olmaya başlamış iki cinsiyet arasında eşitliği sağlamak mı bilinmez. Bu kapsamda ülkelerin bu duruma şüphe ile yaklaşmaları çok da yadsınacak bir durum değil. Çünkü sözleşme imzacı devletten şunu istiyor: Bu sözleşmedeki hususları yasalarınla uygula ve bunları toplumun benimsemesi için okulda öğrencilerden başla. Yani bu ideoloji ile bir kuşak yetiştirmeden bahsediyoruz. O yüzden basit bir mevzu değil.


Peki İstanbul Sözleşmesinden çıkıldığında kadınlar hukuken savunmasız hale gelir mi? Güzel soru. Soruya soruyla cevap vereyim. İstanbul Sözleşmesi ile korundular mı ki ya da onun Türk Hukukundaki mahsulü olan Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun bunu sağladı mı? Sağlamadıysa da bunda suç İstanbul Sözleşmesinde mi peki?


Şiddet hayatımızın artık o kadar ortasında ki “yeni normal” olarak kabul ediliyor. Fantastik bir ölüm olmadıkça, kadın yakılmadıkça, parçalara ayrılmadıkça, dövülürken ya da öldürülürken gururla videosu çekilip yayınlanmamışsa haber değeri bile yok artık. Lebalep rezillik anlayacağınız. Böyle bir ortamda bir yasanın kaldırılması, bir anlaşmanın imzalanması, yeni bir kanun tasarısı hepsi safsata.


4 kez anayasa yapmışız, medeni kanunu en medeni yerden ithal etmişiz de işe yaramamış, bir uluslararası sözleşme ile mi sorunun üstesinden geleceğiz ya da bu sözleşme kalkınca mı her şey çok güzel olacak. Geçiniz. Öncelikle derdiniz bu sorunu çözmek olmalı.


2011 yılında bu anlaşma imzalandığında amaç kadın haklarını korumak ya da cinsel eğilimin varlığını kabul etmek değildi. Amaç Avrupa’ya mesaj vermekti. Ben Avrupa’nın bir parçasıyım. Batı medeniyetine aitim. Avrupa Birliği müzakerelerinde beni bu şekilde kategorize edin. Bir an önce aranıza katılayım. Bu anlaşma da onun kanıtı.


Geçen 10 yılda o kadar çok değişti ki. Neler yaşandı neler Türkiye’de. Köprünün altından ne sular aktı. Türkiye yüzünü batıdan doğuya döndü ve bölgesinde yeniden Osmanlı olma hayalinin peşine düştü. Şimdiki amaç da ortadan ikiye bölünen karpuzun sağ tarafında safları sıklaştırmak. Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması, İstanbul Sözleşmesinin yürürlükten kaldırılması hepsi iç siyaset malzemesi.


Sonuç olarak İstanbul Sözleşmesi içerik olarak, toplumsal bir kabul ve anlayış iddiasının kağıt üzerine dökülmüş halidir. Son 10 yıla bakıldığında ise ülkemizde kağıt üzerinde kaldığı açık. Ne kadını koruyabilmiş, ne cinsiyet eşitliğine ilişkin bir değişim yaratmış, ne de eşcinseller için bir yaşam alanı sağlamış; aksi açıdan da ne aile yapısını bozmuş ne de gençlerin eşcinsel olmasına sebep olmuş. Çünkü imzalanma amacı ülkenin batıdaki olumsuz algısını yok etmekti, şiddeti yok etmek değil. İmzalanması AB’ye mesajdı, yürürlükten kaldırılması da iç politikada muhafazakarlara mesaj.


2005 yılında Avrupa Birliği ile müzakerelere bile başlayabilmemiz tarihi başarı sayılırken ve Avrupa toplumuna katılabileceğiz umudu ile midemizde kelebekler uçuşurken, 16 yıl sonra batının ahlaksızlığından koşar adım uzaklaştığımız iddiası ile yine zafer kazandığımızı düşünüyoruz. Daima doğru hamleler yaptığına inanan ve inandırılan bir ülke ama ne yazık ki hiçbir yöne tam gaz gidemeyen oradan oraya savrulan bir ülke görünümündeyiz.


Sonuca gelelim. Kadına karşı şiddetin çözümü ne mi? Öncelikle şiddeti bu şekilde bir alt kategoriye ayırmamak. Şiddetin her hali ile her alanda topyekûn mücadele etmedikçe; çocukluğunda ailesinden dayak yiyen, mahalle kavgasında dövülen, trafikte haydarla terbiye edilen, eylem yaptı diye polisten cop yiyen, maç çıkışı köşede sıkıştırılan, sokakta herhangi bir konuda birini uyardığı için başına ne geleceği belli olmayan, herkesten nefret eder hale gelmiş insanların evde karısını el üstünde tutmasını hangi yasa hangi sözleşme sağlayabilir ki.

 

Eğer yazıyı beğendiyseniz;


Yeni yazılardan haberdar olabilmek için siteye ücretsiz üye olabilir ya da sosyal medya hesaplarını takip edebilirsiniz,

Yazılardan daha fazla kişinin haberdar olmasını isterseniz de, yazıyı aşağıdaki logolar vasıtasıyla whatsapp/telegram gruplarında ve sosyal medya uygulamalarında paylaşabilirsiniz.


Her zaman farkında kalabilmek ümidiyle.


İstanbul Sözleşmesi
.pdf
Download PDF • 277KB
Ailenin Korunmasi ve Kadına Karşı Şiddet
.
Download • 171KB

328 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör